Hakkımızda

TARİHSEL HAFIZADAN SİNİRSEL AĞLARIN KAYITLARINA

Hafıza, yalnızca bireysel bir istidat değil, aynı zamanda toplumsal hayatın inşasında belirleyici bir unsurdur. Antropolojik ve sosyolojik perspektifler, hafızanın bireyle toplum ve zaman-mekân arasındaki etkileşimi besleyen hayati bir dinamik olduğuna işâret eder. İnsanlar, nesilden nesile aktardıkları geleneksel değerler, düşünme, tasavvur ve varoluş biçimleri, mitler, sözlü anlatılar, ritüeller ve ortak tecrübeler yoluyla kolektif kimliklerini inşa ederken; bu intikaller, sadece mevcut sosyal hafızanın değil gelecek perspektifinin de kurucu unsurları haline gelir. Hafızanın bu zamanın değişim temposuna karşı oldukça dirençli formasyonu, önemli ölçüde dilden beslenir. Söz konusu dil, varlık, eylem ve hafıza ilişkisinde yazılı metin dilinin (kitabın), intikal ettirilen geleneksel hafızayı ve varoluş biçimlerini, en azından matbuanın icadına, yazının kâğıt medyumuna dönüşümüne kadar, tahkim ettiğini söyleyebiliriz. Zira kâğıt medyumu, sadece teknik bir ilerleme değil, aynı zamanda bilgilenme, düşünme, tasavvur, hatırlama ve unutma biçimlerinde de dönüşüme yol açmıştır. Bu çerçevede tarih yazımından sanat pratiğine kadar pek çok alanda paradigmatik değişimden bahsetmemiz mümkündür. Fakat yine de dil, varlık, eylem ve hafıza ilişkisinde tecessüm eden düşünce, irade ve şuurla eylem ve tasarımları (ruh-beden-aksiyon) arasındaki ontolojik bütünlük yara almamıştır.

İlk defa geleneksel hafıza formasyonlarından kopuşu ifade eden modern sekülerleşme ve ruh-beden-aksiyon bütünlüğü dışında ve tabiatın yanı başında (karşısında), kendine mahsus işletim sistemini haiz müstakil bir organizma olarak işlev gören makinelerle insan şuuru/iradesi arasında interaktif ilişkilerin kurulduğu makineleşme sürecinde dil, varlık, eylem ve hafıza (ruh-beden-aksiyon) arasındaki ontolojik bütünlük ilişkisinin yaralandığını, geleneksel hafızanın yerine mekanik (teknolojik) bir hafızanın geçmeye başladığını söyleyebiliriz. İnsan iradesine bağlı doğal eylem kapasitesini bedenin deri sınırının dışına doğru genişleten tekniğin yerini alan, içinden ve dışından kuşattığı bedeni işlem nesnesine ve nihayet her şeyi kendi hükümranlık iradesinin lojistiğine dönüştüren teknolojiyle birlikte gelişen hafıza zamanla yeni boyutlar kazanmıştır. Nitekim teknolojik hafızanın, elektriğin icadından sonra geçilen seri ve hızlı üretim, ulaşım, iletişim ve gerçekliğin medyatizasyonu sürecinde elektronik hafıza, bilgisayarın icat edildiği dijital dönemde gerçeklikle potansiyel gerçeklik arasında kurulan interaktif ilişkiler düzeyinde sürekli işlenebilen plastik ve güncellenebilen protez hafıza formasyonlarından bahsedebiliriz. Anlaşılan geleneksel hafıza yeni teknolojik formasyonlarına dönüştükçe, tarihsel bağlarından kopmakta, yükünden boşalmakta, mütemadiyen kendi içinde sürekliliği ve aralarında rasyonel nispeti olmayan (interaktif) hareketler ve içerikler tarafından biçimlenen plastik (protez) belleğe dönüşmektedir.

Modernleşme süreciyle birlikte başlayan sürekli yenilenme ve yenilik için eskinin inkârı anlayışı günümüzde tarihselliğin yitirilmesiyle sona ermekte, yerine ikame edilen (plastik/protez) bellek merkezileşen şimdiliğin ani varoluş ve yok oluş temposunda güncellenmekte, vuku bulan her hadise, düşünce ve sanat akımı tarihselleşme imkânına eremeden yerini bir başkasına bırakmakta, tarih dışı bir sürece geçiş yapılmaktadır. Benzer bir durum ars mechanicadan techneye ve nihayet eyleyenle eylem ve tasarım arasındaki organik bağın koptuğu teknoya dönüşen sanat için de geçerlidir. Zira günümüzde özne, eylem ve nesne arasındaki organik bütünlük ilişkisinin dijitalleşme sürecinde ve özellikle YZ teknolojileri dolayısıyla parçalandığına, sadece akıl yürütme, bilgilenme, işleme ve estetik kapasitemizin ve yeteneklerimizin değil, aynı zamanda (tarihsel) hafızamızın da (plastik) proteziyle telafi edildiğine şahitlik etmekteyiz. Bu durum, insanoğlunun tarihi boyunca tecrübe ettiği en önemli sorunlardan biriyle, hafıza kaybıyla yüzleştiğine işaret eder. Bu çerçevede insanoğlunun günümüzde yol ayrımında bulunduğunu söyleyebiliriz: Öyle ki insanın, şuurunu, iradesini, düşüncelerini, ahlâkını, maneviyatını, eylemlerini, tasarımlarını, sanatını ve varoluş biçimlerini (tarihsel) hafızasıyla buluşturacak imkânlara kavuşturacak yolları bulamaması halinde, benliğinin, iradesinin, şuurunun ve eylemlerinin efendisi olmaktan vazgeçmek zorunda kalması, nihayet tasarım nesnesine dönüşmesi muhtemeldir.

Günümüzde dijital teknolojilerin yaygınlaşmasıyla birlikte hafıza, yeniden tanımlanmakta ve biçimlendirilmektedir. Bilgi artık sosyal medya, dijital arşivler, bulut sistemleri ve mobil uygulamalar aracılığıyla kaydedilmekte, işlenmekte ve yayılmaktadır. Bu yeni protez hafıza platformları, bireysel ve toplumsal hafıza biçimlerini dönüştürmekte; hafızayı daha akışkan, daha erişilebilir, silinebilir ve güncellenebilir ama aynı zamanda daha kontrol edilebilir ve işlenebilir hale getirmektedir. Verinin izlenebilirliği, geri çağrılabilirliği, algoritmik olarak sınıflandırılabilirliği, filtrelenebilmesi ve işlenebilirliği, hatırlama eylemini dijital altyapılara bağlı kılmakta; hatırlamanın tarihsel hafızayla ve gelenekselleşme istidadıyla ilişkisini sorgulamaya açık hale getirmektedir. Algoritmik müdahale, tarihsel ve toplumsal hafızanın tabii akışını bozmakta ve kullanıcıların geçmişe dair neyi, nasıl ve ne zaman hatırlayacaklarını belirleyen yeni bir bellek rejimi inşa etmektedir. Sosyal medya platformlarında sıkça karşılaşılan “hatırlatma” bildirimleri, geçmişi sabit bir veri olarak sunarken aslında onu seçilmiş, filtrelenmiş ve zamanlaması önceden planlanmış bir temsile indirger. Bu durum, hatırlamanın düzenlenmemiş, ihtiyari veya tesadüfi yahut hissi yönünü azaltmakta; yerine sistematik, veriye dayalı ve çoğu zaman ticarileştirilmiş bir hatırlama pratiği yerleştirmektedir. Ayrıca algoritmaların görünmezliği, önceden belirlenmiş ve kodlanmış hafıza rejiminin sorumluluğunu belirsizleştirirken, dijital belleğin hangi grupları, olayları, olguları, enformasyonları veya anlatıları dışarıda bıraktığı sorusu cevapsız kalır. Bu bağlamda, algoritmik hafıza rejimleri; esasen neyin hatırlanması veya unutulması gerektiğine dair etik ve politik sorunların oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Anlaşılan sinir ağlarımızın imitatif tabiatını temsil eden algoritmalar, veriye dayalı konstrüktif olduğu kadar destrüktif ve manipülatif yapıları dolayısıyla bireysel özerkliği sınırlamakta, geçmişin yeniden inşasını yönlendirmekte, düşünme, tasavvur ve bilgilenme biçimlerimizi dönüştürmektedir. Demek ki, hatırlamanın dijital biçimleri bizi, sadece yeni veri depolama veya bilgiye erişim imkânlarıyla değil, aynı zamanda kendisinden yeni kimliklerin, anlam üretimi, düşünme, tasavvur ve nihayet varoluş biçimlerinin neşet ettiği bireysel ve kolektif hafıza rejimleriyle yüzleştirmektedir. Belli ki tecrübe ettiğimiz bu süreç, dijitalleşen hafıza biçimlerini sadece teknik, sosyolojik ve psikolojik değil, daha ziyade bütüncül bir bakış açısıyla kavramayı ve sorgulamayı gerekli kılmaktadır.

Bu yıl ilk kez uluslararası ölçekte düzenleyeceğimiz İSTES – İnsan, Sanat ve Teknoloji Sempozyumu’nun teması “Tarihsel Hafızadan Sinirsel Ağların Kayıtlarına” başlığı taşımaktadır. Bu kapsamda İSTES 2026 sosyoloji, iletişim, antropoloji, tarih, medya çalışmaları, dijital sanat, mimarlık, felsefe, psikoloji, müzik, sinema, ilahiyat, hukuk ve mühendislik alanlarında çalışan akademisyenleri, sanatçıları, bağımsız araştırmacıları ve lisansüstü öğrencileri bir araya getirerek, hafıza tartışmalarına aktüel bakış açıları sunmayı hedeflemektedir..

Siz değerli katılımcıları aramızda görmekten mutluluk duyacağız.

İSTES – İnsan, Sanat ve Teknoloji Sempozyumu Düzenleme Kurulu